Hayır, günlük değil; blog hiç değil. (Bkz: vatandaş Türkçe konuş!) Olsa olsa, kıyıda köşede kalmasına gönlün razı olmayacağı çiziktiriklerin bir derlemesi. Eğlencelik... Çekirdek gibi!
20.10.2011
"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" hali
Boşlukta birbirine karışan isyanlar, küfürler, ağıtlar, sloganlar...
Terörü kınayanlar, oturduğu yerden terörü kınayanları kınayanlar, oturduğu yerden de olsa tepki vermeyenleri kınayanlar...
Ne fecidir ki bu ilk değil, son da olmayacak. Bıçak kemiğe dayandıkça biz milletçe terörü lanetleyeceğiz, tek yürek olup "artık yeter!" diyeceğiz. Ya sonra?
Sonra mı? Mesela tam bir hafta sonra bugün, milletçe lanetlediğimiz tek şey Fatmagül'ün yengesi olacak.
İşte sözün bittiği yer..
13.09.2010
Ötekilerle Berikiler Ülkesi
Referandumla bu memlekete, bu millete göstere göstere vurulan en büyük darbe ne Anayasa Mahkemesi'nin birilerinin arka bahçesi olması; ne de dizginlerin yine o birilerinin eline bırakılıp, memlekette istedikleri gibi at koşturabilmelerine olanak sağlanmasıydı aslında..
Biz göz göre göre ayrıldık, bölündük.. Açıklarla kapalılar olduk, evetçilerle hayırcılar olduk, kırmızılarla maviler olduk. Cepheleştik. Koca ülkeyi birbirimize dar etmeye başladık. Sokakta gördüğümüz insanların yüzlerine, "bizden mi, onlardan mı?" diye bakar olduk. Bizden olmayan "öteki" oldu. Aynı toprağın, aynı suların insanlarıydık ama "vatandaş" olamadık.
Ve dün gece son yaftalarımıza da kavuştuk: "yüzdeellisekiz"ler ile "yüzdekırkiki"ler..
Şu sıralar lider (!) denilen kazık kadar herifler okyanus ötesine mesaj göndererek sidik yarıştırırken, biz kendi ellerimizle çizdiğimiz bu resme bakıp derdimize yanalım.
24.06.2010
Olamaz mı? Olabilir...
Öyle aman aman, yatıp kalkıp dinlediğim insanlar da değildi hani Zuhal Olcay ve Bülent Ortaçgil, ama oldum bittim severdim, o ayrı..
Günlerdir devam eden sağanak yağış, ve özellikle de önceki gün 1 dakika içinde beni sıçana çeviren tufan yüzünden "iptal edilir mi ki?" tedirginliğiyle beklemiştim akşamı.. Telefondaki kadın sesi "konser olacak, iptal söz konusu değil" dedi. Yağmurluklarla şemsiye çantaya tıkıştırıldı, "Açık Hava" yoluna düşüldü. Giriş kuyruğunda arkadaşlarla buluşuldu, son sigaralar (yaşasın temiz hava sahası) içildi, yerler bulundu. Bir anda sahnede birileri belirdi. "Aaa çıktılar!" dedi içimizden biri.. Afalladım. 21.30 yazıyordu telefonumun ekranında. Aslında normali buydu da, biz alışık değildik ki! Saatinde başlayan bir konser.. Ego mu? O da neydi ki! "Hayırlara vesile olsun"du..
"Coğrafya izin verdiği müddetçe" dedi Ortaçgil, "bu gece şarkılarımız sürecek.." ve hiç duraksamadan dokundu tellere:
"Yüzünü dökme küçük kız, bırak üzülmeyi.."
Bir, iki, üç.. Şarkılar sıralandıkça keyif arttı. Zuhal Olcay kulise geçtiğinde de Ortaçgil'in Başucu Şarkıları başdöndürücü güzellikteydi. Bir insanın sesi dinleyene bu kadar mı pamuklara sarıp sarmalanmışlık hissi verebilirdi? Ve o ses yıllardır hiç mi bozulmazdı! "Ne güzel adamsın be sen!" diyordum içimden..
Saat 11'e geliyordu galiba.. Zuhal Olcay sahneye döndükten bir süre sonra, biz bir ağızdan "yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında" derken damlalar düşmeye başladı ince ince.. Sanki daha önceden provası alınmış bir sahnenin oyuncuları gibi, tüm dinleyenler bir yandan şarkı söylemeye devam ederken, bir yandan da sakince yağmurluklarını giyip, şemsiyelerini açtılar.
"Bu görüntüyü hiç unutmayacağım" diyordu Zuhal Olcay keyifle..
Yağmur hızlandıkça şarkılar akıyor, yağmur yağıyor, mutluluğum katlanıyordu.
Bir, iki, üç.. Şarkılar sıralanıyor, kimse yerinden bile kıpırdamıyordu. Yağmur mu? Çok güzeldi.. Hatta belki de hiç bu kadar güzel olmamıştı.
"Güller ve Dudaklar"ı söylemeden bu konseri bitirmeyeceklerdi. Açık Hava'da şemsiyeler salınıyordu..
Merdivenleri yavaş yavaş tırmanırken "Eylül Akşamı ve Değirmenler de olsaydı keşke" diye geçirdim içimden.. Açık Hava'da damlalar birbirleriyle yarışırken "bir daha!" sesleri yankılanıyordu. Tam tepeye varmışken, tanıdık bir melodi yakamızdan tutup bizi geri çevirdi:
"hiçbir neden yokken,
ya da biz bilmezken
tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur...
onca neden varken
ve tam sırası gelmişken
hiçbir şey yapmamış ve susmuşuzdur...
aynı anda, aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor demişizdir
aynı sabaha uyanırken kim bilir,
aynı düşü görmüşüzdür
olamaz mı? olabilir..
onca yıl sen burada
onca yıl ben burada
yollarımız hiç kesişmemiş şu Eylül akşamı dışında..."
Huzurdu bu..
Olamaz mıydı?
Oldu.
21.10.2009
Between the Devil and the Deep Blue Sea
Fakat daha kendi yarattığı dehlizlerde yolunu bulamayan insanoğlu için bir başkasının labirentlerinde kaybolmak işten bile değilmiş. Çıkacağı umulan yollar bir varmış, bir yokmuş... Her seferinde duvara toslamayla son bulan sapaklar biz zavallı insancıkların vazgeçilmezleriymiş. "Olan olmuş, biten bitmiş"liklerle huzur bulurken kimileri; kimileri de arafın tekinsiz sessizliğine bulanırmış..
Doğruymuş, yanlışmış, bir yerden sonra pek de kar etmezmiş.. Zira şairin dediği gibi, "bazı geceler (...in sabahı yoktur) yalnızca bir karanlık olarak kalırlar"mış..
16.09.2009
Göreceli Öncelikler Dünyasından Alınan Zorunlu Seçmeli Dersler
Tam bir "statüko insanı"yken, hani ne derler, "incir çekirdeğini doldurmayacak" bir nedenden ötürü işini, evini, şehrini değiştirebilecek raddeye gelebiliyormuşsun.. Yeter ki o şalter atsınmış, yeter ki film kopsunmuş, başka da hiçbir şeye ihtiyaç yokmuş. Muhtaç olduğun kudret, dillere pelesenk olan "sarı damar"ında mevcutmuş.
Bir taraftan bakıldığında "kuru inat" gibi algılanan şey; diğer taraftan kendine olan saygının, özgüveninin, gururunun yansıması olarak görünebiliyormuş.
Minicik, gerçekten de nokta kadar bir metal parçasına, haddini aşan anlamlar yüklenebiliyormuş.
Gözyaşları, baş ağrısı, sinir bozukluğu, kafa karışıklığı birbirini izleyen bir kısırdöngü haline geliyormuş.
Ve ömrün boyunca senin için bir "araç" olmaktan öteye gitmemiş olan "para"ya lanet eder oluyormuşsun.
Bir "var"mış, bir "yok"muş..
23.05.2009
Hakkımdaki 25 "şey"
İşte beni ben yapan küçük "şey"lerin bir kısmı..
1. Küçükken de uzundum, uzunum, uzun kalacağım, uzun öleceğim. İnsanlık bu gerçeği kabullenirse çok daha mutlu olacağım.
2. Sayılarla ve düzenle ilgili bazı takıntılarım var.
Mesela her gün çıktığım merdivenleri saymak; istatistiki öngörülerde bulunmak (okuduğum kitabın/başladığım işin kaçta kaçını bitirmişim, geriye ne kadar kalmış, tamamını bitirmem ne kadar sürer, vs.); fotoğrafları kronolojik şekilde dizmek, ve bu sıralamayı muhafaza etmek bana garip bir haz veriyor.
3. Küçükken-ama cidden çooook küçükken-Erol Evgin'e aşıktım.
4. 7-8 sene önce ameliyat olmama rağmen yine de derecesi artan gözlerim şu sıralar 2-3 metreden uzağı net görmekte zorlanıyorlar. Kısmen kör sayılırım, ama inatla gözlük takmıyorum, lens almıyorum.
5. Çizgi film ve animasyon izlemeye bayıldığım gibi, psikolojik gerilimlerin ve mistik filmlerin de hastasıyım.
6. Gözlerimin mavi mi yeşil mi olduğuna bunca yıldır karar verebilmiş değilim. sorulduğunda "renkli" (ne demekse...) diyerek geçiştiriyorum.
7. Annemle babamın benim için yaptıkları-gerçi o bilinçle yapmadıklarına eminim-en güzel şeyin kardeşim olduğunu düşünüyorum.
8. Türk sanat müziğinden, caza, rocktan halk müziğine kadar her şeyi dinleyip, hemen hemen her tür müzikten zevk alabilirim.
9. Eskiden Yeni Türkü ile Grup Gündoğarken'i, İsviçre ile İsveç'i, Avustralya ile Avusturya'yı karıştırmamak için önce bir 15 saniye kadar düşünürdüm.
10. Lisede hoşlandığım bir çocuğun fotoğraflarını bastırmak-bizim zamanımızda yoktu böyle dijital fotoğraflar falan...-için başka bir arkadaşımın negatiflerini ona haber vermeden (ç)almıştım.
11. Orta 1'den beri-düzenli olmasa da-günlük tutuyoruım.
12. 9-10 senedir ehliyet sahibi, 7 senedir aktif şekilde araba kullanan bir insan olarak paralel park konusunda hala bildiğim bir şey yok, ancak tesadüfi şaheserler yaratabiliyorum.
13. Yazmak ve yürümek bende meditatif bir etki uyandırıyor.
Ve ne kadar yorulursam yorulayım, bu ikisini yapmaktan kendimi alamıyorum; hele bir de havaya girdiysem durdurabilene aşkolsun!
14. Sürekli planlar yapıp, bu planlara asla uyamıyorum. Buna rağmen plan yapmaktan vazgeçemiyorum.
15. Şu sıralar hayatımın aşkını (Bkz: Tango) bulduğuma inanıyorum.
16. Birbirine gülümsemeyen, bir "günaydın" ya da "iyi akşamlar" diyemeyen kişileri ben de sevemiyorum.
17. "Erkek dediğin sarışın olmamalı" savımı şu ana kadar Brad Pitt, Jude Law, ve Josh Holloway dışında kimse çürütemedi:)
18. Depremden çok korkuyorum.
19. Şimdiki aklım olsa üniversitede mutlaka Sosyoloji ya da Psikoloji bölümünü seçerdim.
20. Boynumda taşıdığım kolyelerin uçlarının, "gönül çukuru" tabir edilen (Bkz: The English Patient) noktayı geçmemelerini tercih ederim.
21. Gözlerimin hemen doluvermesinden hoşlanmıyorum. Bu kadar da ağlak olunmaz ki!
22. Ayakta duramayacak kadar sarhoş olsam bile, dişlerimi fırçalamadan ve makyajımı temizlemeden yatmam.
23. Bağlaç olan "de"nin-ekmiş muamelesiyle-önündeki sözcükten ayrı yazılmaması beni çileden çıkarır. (Örnek: Bende seninle geleceğim./ Doğrusu: Ben de seninle geleceğim.)
24. Müzik hayatımın "olmazsa olmaz"ıdır.
25. Çok çabuk bağlanıyorum.
5 Şubat 2009
Bir Hıdrellez beyanatı
"Çiz," dedi annem, "her istediğini çiz bu gece, balkonuna koy.."
"Semuş be sen çizsen benim yerime de.." İlkokulda resim dersinde işleyen mantık 18'den sonra geçerliliğini yitiriyor mu ki? Tartışılır..
"Yaz o zaman Göz'üm, çizemiyorsan yaz.."
Yazıyorum öyleyse:
Huzur istiyorum sevgili Hızır, sevgili İlyas, ve diğer sevgili yetkili merciler...
Rahat nefes almak istiyorum. Elleriyle ağzımı, burnumu, gözlerimi kapamaya çalışan insanlar benden uzak olsun istiyorum.
Güvenebileyim istiyorum. Öyle iyiliklerle, öyle güzelliklerle karşılaşayım ki, içimi kapadığım tüm insani niteliklere olan inancım dirilsin istiyorum.
Yüzeyde takılmış hiçbir şey kalmasın; güneşi de, havayı da, hayatı da iliklerime kadar çekeyim istiyorum.
Sağlığım bana dört kolla sarılsın, kimselere muhtaç olmayayım istiyorum.
Çok sevdiğim işim için önüme yeni fırsatlar, yeni heyecanlar çıksın, her seferinde ben de yenileneyim istiyorum.
Ve tabi ki dans etmek istiyorum:) Dans ederken yüzümdeki o istemsiz sırıtma hiç kaybolmasın, ve birçok sefer olduğu üzere, kahkahalara dönüşsün istiyorum.
Acaba çok şey mi istiyorum :)
6 Mayıs 2009, 01.14
Evim, güzel evim...
Birisi "ben deli kızın defterini istiyorum artık!" diye bağırdı kilometrelerce öteden; bir diğeri ikinoktaüstüsteaçparantez yapıp özlediğini yazdı; şahsen tanışmamış olduğum bir başkasıysa neden yazmadığımı sordu. Önce şaşırdım. Sonra bir de baktım ki aylar olmuş. Onca zaman evimi bırakıp bilmediğim sokaklarda fink atmışım. Dönünce anladım ki, ben de özlemişim buraları.. Bildik, tanıdık diyarlar hep daha bir sıcak, daha samimi gelir bana, burası da öyle işte..
Velhasıl, Göz tekrar evinde!
4.01.2009
Beklentileri karşılamak
Çocukluktan çıkmış, genç kız olmuşsundur:
- Eee senin hala yok mu bir flörtün?
Sevgilinle tra la la la, göz göze diz dize oturduğun günlerde:
- Böyle geziyorsunuz iyi de, işe aileler de karışmayacak mı?
Aileler tanışır, tam örf-adet vesvesesini atlattık derkeeen..:
- Sözlüsünüz tabi ama, nişan oldu mu bir başka tabi..
Aile büyüklerinin gönlünü yapmak için "nişan" alınır, yüzükler geçirilir parmaklara. Ama bitti mi, bitmedi:
- Biraz uzamadı mı bu nişanlılık dönemi?
"La Cumparsita" eşliğinde eşikten geçersiniz:
- Hadi bir yastıkta kocayın bakalım.. Bebek ne zaman, bebek?
İlk heyecan, ilk gözağrısı gelir dünyaya..:
- Allah analı babalı büyütsün, arayı çok açmadan ikinciyi de yap gitsin!
Yıllar geçer, çocuklar büyür, tam da ayaklarını uzatıp dinlenmek istersin ki..:
- Sizin kızın hala yok mu bir flörtü? . . .
(Bkz: akar, akar, akar...)
27.10.2008
Şu yazıları yasaklatsak da mı yazsak, yasaklatmasak da mı yazsak?
Youtube'e erişim engellendiğinde "ne saçma!" demiştim, bir iki vızıldamıştım oturduğum yerden. Fakat bu sefer canım yandı. Ve değil susmak, bilakis, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum.
İki kendini bilmez bahçesinde marihuana yetiştirdi diye benim ellerimle kazarak oluşturduğum bahçemin kapısına nasıl kilit vurulabilir ki?
Bu nasıl bir mantığın ürünüdür?
Uçak kazalarında ölen yüzlerce insanın yakınları dava açsa hava yolları şirketlerinin kapıları mı zincirlenecek?
Her gün göz göre göre insanları zehirleyen sigara illetine erişim neden bu denli serbest o zaman? İnisiyatif kullanımına erişimi de engellesenize!
Yolsuzluklardan kafasını kaldıramayan sayın(!) vekillerimizin(!) partilerini de kapatsanıza!
Zihinlerimize erişmemizi nasıl engelleyebileceğinizi düşünüyorsunuz peki?
Bakın bakalım engellenmiş gibi duruyor muyum?
Bakın bakalım onlarca Blogger kullanıcısı engellenmiş mi?
Dün yazılarımı taşıyıp taşımamak arasında gidip geliyordum. Bugün yasakları delmenin dayanılmaz hafifliği ile buradayım. Gerçek anlamda engellenene kadar da burada kalacağım.
Ekşi Sözlük'ün-anlayana-ders niteliğindeki uyarısına tüm kalbimle katılıyorum:
...devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. bu güçleri ve imkanları mevcuttur. bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. bu yazılımlar bir web tarayicisini kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır.
4.10.2008
Pişmaniye tadında
Önce bir okuyalım:
"Baktığını gören insanlardansanız, seyretmekte olan arabaların içindeki çekirdek ailelerin yüzlerindeki o mutsuz ifadeye de defalarca şahit olmuşsunuzdur.
Bayram tatili boyunca yine dikkat ettim de... Birinin yüzü gülse ya!
Gezintiye çıkmış, yahut bayram ziyaretinden dönüyor olmaktan çok, taziyeden geliyor gibiydi hepsi.
Evde nasıllar acaba?
Öyle mutsuzlar ki, sokaktan medet umup atladılar arabaya...
Fakat boşuna.
Yüz kasları donmuş adeta. Yüksek dozda kas gevşetici lazım.
Arka koltuktaki çocuklar da aynı.
Yahut evde çok mutlular...
Fakat taraflardan biri sokak diye tutturunca bir gerginlik yaşandı, o sürüyor.
Büyük ihtimalle kadın tutturmuştur.
Erkek, koltukta uyuklamak, televizyona bakmak, sınıfına göre internette sörf yahut ufak tefek tamiratlar yapmak istemiş, kadınsa "Çocuk patladı evde!" diye gürlemiştir.
İyi ki şu çocuklar var... Kadınların hali ne olurdu bilmiyorum.
Çocuk sıkıldı...
Çocuk istedi...
Çocuk tutturdu...
Çocuk seni özledi...
*
(...)Uzatmayayım, şunu diyeceğim:
Evlilik aşkı öldürür diye klişe bir söz var ya... Doğrudur fakat öldürme direkt olmaz.
Evliliğin esas öldürdüğü şey başkadır. İdealleri, hayalleri öldürür evlilik.

İdealleri, hayalleri ölmüş adamın aşkından ne hayır gelir sorarım size?
Mesele budur bana sorarsanız.
Arabaların içindeki erkeklerle kadınların asık suratlarının nedeni de budur.
Erkek kaptan olup uzak diyarlara gitmek istiyordu belki... Kadın dünyanın her yerinde çocuk fotoğrafları çekmek... Şimdi gittikleri en uzak yer erzak düzdükleri market!
*
Özellikle genç yaşta evlenenlere sormak istemişimdir hep... Merak ettiğiniz, yapmak, görmek, vakit ayırmak istediğiniz her şey bitti mi?
Evli olma hali bütün zamanını alır çünkü insanın... Hani belki bilmiyorsunuzdur...
Demek baktınız, ölçüp biçtiniz, düşünüp taşındınız, yanınızda bir adamla/kadınla televizyonun karşısında oturmaya, arada marketten bulgurla tuvalet kağıdı almak için kalkmaya, uzatmayayım yaşıyormuş gibi yapmaya karar verdiniz öyle mi?
Allah mesut etsin!
Laf olsun diye söylemiyorum, hakikaten işiniz Allah’a kalmış."
--------------
İdealleri, hayalleri ölmüş bir adamın aşkından ne hayır gelir?
İdealleri, hayalleri ölmüş bir adamın kendine ne hayrı olur ki?
Gereklilik kipinde yaşanan bir hayata razı olmaktan başka nedir ki bu?
Hakikaten nedir evlilik?
Evlilik: İki sevgiliyi, sevişmeyi bile görev kabilinden gördükleri için "belirli gün ve haftalar"da icra eden iki ev arkadaşına dönüştürerek, muradına erdiren "evet-imza-alyans" bütünü.
Evliliğin Amacı
Evliliğin amacını kısaca "mutlu olmak" olarak kabul edersek, çevremizde amacından sapmış onlarcası varken neden hala evleniyoruz? (ey insanlık, sorum sana!)
a) Bizimkisi farklı olur umuduyla mı? (ki bu en masum neden)

b) Sevgiliyle birlikte yaşamanın meşru hali olduğu için mi? (Türkiye'ye özel şık)
c) Düzenli bir "aile hayatı" (Bkz: mangal başı/mutfak misafirlikleri) kurmanın, çoluk çocuğa karışmanın vakti geldiğinden mi? (Türkiye için bonus: "Evde kalma" baskısı ve/veya işgüzar ebeveynlerin münasip bir kısmet avına çıkması)
d) "Yaşlılıkta yalnız kalmamak" için mi? (Öne sürülen belki de en bencilce gerekçe)
e) Yoksa hiç düşünmeden, yalnızca sıramızı savmak için mi? (sıradakiii...)
Sonuç
Bunlar için "yaşıyormuş gibi yapmaya" gerçekten de değer mi?
P.S. Evet, kötümser, kapkara bir yazı oldu bu.
Ama kendini bildiğinden beri "evlilik" yüzünden acı çekmiş, hala da çilesini dolduramamış bir insandan daha ne beklenebilir ki!
21.09.2008
Yasak Elma
Tam bu noktada takıldım kaldım, o konuşmaya devam ederken ben sadece zihnimde uçuşan fikirlerden sıyrılıp gerçek dünyaya dönmeye çabalıyordum.
"Kendimi onunla aldatıyorum" derken eşinden bahsediyordu. Evet biliyordum, muhteşem bir evlilik değildi onlarınki, ama hangisi öyleydi ki... "Bizimkisi bir şirketi yürütmek gibi..." demişti daha önce de, "ortak ürünümüzün iyiliği için çalışıyoruz."
Bu muydu hayatın kalanı için öngörülen rota? "Ortak ürünün iyiliği için birlikte yaşamaya katlanma" ekseninde seyrederken; görev paylaşımında üzerine düşen sorumlulukları yerine getirme, akşamları eşinle yarım saat-çözülmesi gereken mali sorunlar ya da ekstra bir gündem maddesi söz konusuysa belki bir saat-konuşma, ve bu esnada bir yandan da televizyon izlerken meyve yeme; haftasonları benzer durumdaki "iyi arkadaş"larla buluşup-kadınlar mutfakta ya da salonda, erkekler mangal başında veya içki sofrasında-hep aynı konularda (çocuklar, fazla kilolar, alışveriş, kocalar/para (iş), futbol,
kadınlar) hep aynı sözleri sarfederek zaman öldürme; ve tüm bunların son derece normal olduğuna kendini inandırma... Kendini kandırma, ve sonunda kendini eşinle aldatır hale gelme...Hadi Havva o zaman bunları tahmin edemedi ve bile bile lades dedi; peki biz neden canımızı yakacağını bildiğimiz bu elmadan bir ısırık almak için hala bu kadar hevesliyiz?
Fotoğraf: http://paranoyiqzz.deviantart.com/art/FORBIDDEN-81989885
24.08.2008
Terk eden
Giden mi suçludur her zaman?"*
Ne zaman yitiriyoruz ortak paydamızı? Kapı ardımızdan kapandığı anda mı?
Bir zamanlar beline, boynuna dolandığımız, koynunda yattığımız biriciğimiz nasıl "el" oluyor birden?
O dillere destan sevgimizi bir gün gelip de kanımızın son damlasından bile damıtarak bedenimizden atmayı nasıl başarıyoruz?
Kimin gidip kimin kaldığından çok bununla uğraşmalı belki de...
Yıllarca "canım" dediğine, "canın çıksın!" diyebilmek de varılan son nokta...
Kusurlu, hatalı, suçlu olan hep ötekidir. Canı çıksındır!
"Ne zaman başlar ayrılıklar?Dostluklar biter ne zaman?"*
Biri terk eder, ve her şey tam da orada biter.
Ne sen aynı sensindir o andan itibaren, ne de dere aynı dere...
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Kalbini gözün kapalı emanet ettiğin kişi onu stres topu yapmış, avuçları arasında gezdiriyordur.
"Değişiyordu her şey kendiliğinden...
Artık çözülmüştü ellerimiz, artık bölünmüştü yüreğimiz
Birimiz söylemeliydi bunu, ötekini incitmeden,
İncitmeden,
İncitmeden..."*
* Murathan Mungan
15.06.2008
Kutsal bağlılık yemini
Beni zerre kadar ilgilendirmeyen bir ilişkinin bitişiyle ilgili sarf edilen cümleleri okurken, “evlilik, artılar azalınca mı yoksa artılar sıfırlanınca mı biter?” sorusunun cevabında takıldım kaldım: “Herkese göre farklı biter. Sizin için bitmesi gereken evlilik bir başkasına göre devam edebilir. Hayata bakışınıza kalmış bir durum. Bazıları için ne olursa olsun, hiç bitmez.”
Evet, tam da böyle bir şeydi evlilik.
“İyi günde ve kötü günde…” temennisiyle başlanan, taraflar kötü günlerin ağırlığı altında ezildiğinde “şiddetli geçimsizlik” ile son bulan bir deneyim…
İki farklı insanı, iki ayrı yaşamı, görgüyü, kültürü, aileyi, geçmişi, geleceği, belki de değişik istikametlere uzayan iki yolu bir araya getirip, tek bir potada eritme çabası…
En olumlu yanı, meşru olarak dünyaya bir çocuk getirmek ve gerçek bir “aile” halini almak olan; fakat bir müddet sonra “ortada” bir çocuk olduğu için eş(!)lerin katlanmak zorunda kaldıkları bir rutin haline gelen kısırdöngü…
Sevginin, bir arada olma isteğinin, yol arkadaşlığının tüllere dolanıp, pullara bulanıp, kurdelelerle boğulup nefessiz bırakılarak içinde can verdiği, o çok meraklı insanlara sunulmak üzere hazırlanmış bir hediye paketi…
Bireyselliğinden, özgürlüklerinden, gençliğinden (Bkz: “genç kız”lıktan “evli barklı kadın”lığa geçiş ) ve hatta soyadından bile feragat ettiğine dair bir imza…
Herkes için, ve hatta herhangi bir karı-koca için bile farklı nedenlerle başlayıp, farklı gerekçelerle sürdürülen, ya da kapısına kilit vurulan bir kurum...
En edebi haliyle, "kutsal bağlılık yemini"...
By Yiğit ÖZGÜR
DuyumsaMA!
Yaşamımı tartaklayan eller var. Fiskos köşelerindeki kahve sohbetlerine malzeme, içki masalarına meze edilecek bir şeyler bulma umuduyla avuçlarını kaşıyan; utanmadan, sıkılmadan akıllarına gelen ilk bahaneyle beni silkeleyen yabancılar, “el”ler…
“Öteki”nin yaşamına pervasızca dalmaktan imtina etmeyen burunlar var. Aldıkları ufacık kokunun izini sürerek, haddini aşmak pahasına üstüne vazife olmayan konulara sokulan burunlar…Kime ne yalan dolan masallarımdan
Kime ne yavuklumdan sevdalımdan
Ben mutluysam…
http://paranoyiqzz.deviantart.com/art/CAUGHT-81011628
http://adnrey.deviantart.com/art/Strips-78400873
7.06.2008
Birileri bize çok acı çektirdiler
aslında bir konu var..
neden konuşamayız?
neden hep suskunsun?
ben güzelim kadınlar berbat...
neden buna gülmezsin?
neden hep mutsuzsun?
sorular sorunca dersin ki,
"neden çocuksun, neden büyümezsin?"
elimde cevabım yok!
olsa neye fayda, yüzün bana dönmez ki...
ağzımda hep tadı var,
üzüm gibi paslı, bitince gitmez
hem yarası hem dikeni var
batırır beni de yaralar,
acıtır sabahlarımı..
birileri var birileri var
birileri yine sarhoş
birileri yaz, birileri kış
birileri önce...
birileri bize apaçık, birileri pişman
birileri bize çok acı...
birileri çok acı...
birileri bize çok acı getirdiler
birileri farkında, birileri fark etmedi
birileri sağ, birileri sol, birileri fark etmedi
o da bunu görmedi
bu da sana hiç yetmedi
üçgen gezegenleri, meşhur cinayetleri,
yine onu vurdular, yine ona "bam"!
yine geri sar, yine sarhoş
yine benden uzak kalmış
beni terk etmedi, beni bırakıp gitmedi
bir yanı tura, bir yanı yazı,
bir yanı da bana kalmış
yine ona ne güzel seslendiler...
yine gözü apaçık, gözleri apaçık,
birileri bize çok acı çektirdiler...
11.05.2008
Yalın-yamalak
Üç harf: B - E - N
Bu kadar basit görünmesine, ismin (en) yalın haline örnek teşkil etmesine karşın, bundan daha kaotik bir sözcük düşünemiyorum.
Bu yüzden de, “Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?” kıvamındaki sorularla karşılaştığımda, albümlerimdeki yüzlerce fotoğrafı-çantasından Ace şişesi çıkaran Ayşe Teyze misali-bana bu soruyu yönelten kişilerin önüne dökmek isterim; ya da sadece "BEN!" demek...
Beni üzenleri, gülümsetenleri, kıskananları, kıskandıranları, kandıranları, mutlu edenleri, bulutların üstüne uçuranları, acıtanları;
Bana kazık atanları, güvenenleri, yardım edenleri, şüpheyle yaklaşanları, ayakta durmam için
destek verenleri;
Bende iz bırakanları, yara açanları, anti-depresan etkisi yaratanları;
Benden bıkanları, kopamayanları, kaçanları…
Senelerin birikimini, tüm çelişkilerimi, hayallerimi, sırlarımı, anılarımı, acılarımı, paylaşımlarımı, kahkahalarımı, suskunluklarımı, yani her "hal"imi barındıran, içi en dolu sözcük: BEN!
P.S. Thanks for the photo Adnrey!
Fotoğraf: http://adnrey.deviantart.com/art/Paint-80224586
2.04.2008
Herkes her şeyi yapabilir (mi?)
Belki durumu kabullenmişti ama bir türlü affedemiyordu onu...
Ne zaman geçirdikleri güzel anları düşünmeye başlasa, "kadınlık gururu" denen kurt içinde kıvrılmaya, midesini düğümlemeye, kalbine dolanmaya başlıyordu. İçindeki sıkıntı boğazında bir yumruya dönüşüyor, onu ne tükürebiliyor ne de yutabiliyordu.
Bir hata yapmıştı kadın, ve şimdi bunun bedelini ödüyordu. (Hak etmişti belki de, kim bilir, ya da ne fark ederdi ki bu vakitten sonra...)
Ve onca travmanın ardından artık şaşıramıyordu bile! Oysa ne çok severdi küçük çocukların her şeye gözlerini patlatıp, ağızlarını kocaman açarak şaşırmalarını... Sırf bu tepkileri daha sık görebilmek ve onları buna teşvik etmek için o da eşlik ederdi çocukların şaşkınlıklarına...
Duyarsızlaşma tam da böyle bir şey olmalıydı. Tepki veriyordu, ama şaşıramıyordu. Nihayetinde "herkes her şeyi yapabilir"di değil mi?
Ağzından çıkan "inanamıyorum!"lar bir anlık refleksti. Akabinde bunun yerini alan "anlayamıyorum"lar da kadının sorgulayıcı doğasının ürünü...

Yalnız tek şey vardı; nasıl olup da bu kadar sakin kalmayı başarabilmişti? İşte bunu aklı almıyordu. Oysa ömrü boyunca üzerinde taşıdığı "sessiz, sakin, ılımlı insan" yaftasına alışmış biriyken, son zamanlarda hiç olmadığı kadar "deli, dikbaşlı, tekinsiz"di. Ne olmuştu da böyle birden lal kesilmişti? Ne sinir krizleri, ne gözyaşları, ne de haykırışlar gelmişti bu seferki darbenin ardından...
Şaşıramadığı gibi, kızamıyordu da... Zira bu kimsenin hatası değildi. Belki de işin en acı olan tarafı buydu.
Susuyordu.
Susacaktı.
"Bir parçası kaybolmuş kocaman bir puzzle gibi hissediyorum kendimi" diye yazdı o gece günlüğüne.
Çerçevelenmiş 1999 parçaya bakanların çoğunun dikkatini bile çekmeyecek bir yerdi kayıp parçanınki...
Ama kadın biliyordu; bir daha asla "tam" olamayacaktı.
Fotoğraf: http://complejo.deviantart.com/art/La-ultima-vez-q-te-doy-la-mano-60403191
25.03.2008
Maybe love shouldn't be such hard work
If you come knockin' late at night
She'll let you in her mouth
If the words you say are right
If you pay the price
She'll let you deep inside
But there's a secret garden she hides
She'll let you in her car
To go drivin' round
She'll let you into the parts of herself
That'll bring you down
She'll let you in her heart
If you got a hammer and a vise
But into her secret garden, don't think twice
You've gone a million miles
How far'd you get
To that place where you can't remember
And you can't forget
She'll lead you down a path
There'll be tenderness in the air
She'll let you come just far enough
So you know she's really there
She'll look at you and smile
And her eyes will say
She's got a secret garden
Where everything you want
Where everything you need
Will always stay
A million miles away
9.03.2008
Maskeler...
erdemler kapılmışlar rüzgara.
uğuldarken bir toz bir duman,
dağlar taşlar yıkılmakta.
sevgi elden ele bir rus ruleti.
çirkinler takarlarken maskeleri
tutuşuyor güzellikler, dökülüyor.
tüm pespayeler çılgın gibi.
nereden çıktı bu karnaval,
kimler var maskelerin ardında
zamanın son halkası bu kör hayal
büyük küçük dost düşman bir arada
alevler dans ediyor, meşaleler...
erdemler kapılmışlar rüzgara.
uğuldarken bir toz bir duman,
dağlar taşlar yıkılmakta.
devler olmuş birer çürük ihtiyar.
cüceler kapmış çelik hançeri.
korkaklarda zafer nidaları...
tufan gibi bir alkış, tezahürat...
nereden çıktı bu karnaval,
kimler var maskelerin ardında
zamanın son halkası bu kör hayal
büyük küçük dost düşman bir arada
doğrayın yürekleri, doldurun kadehleri.
bu bir zafer sarhoşluğu, haykırın türküleri.
gerin artık kanatları
atlayın karanlıklara,haydi gülün bakalım.
sonsuza dek...
düşmenin sınırı yok.
düşmenin sınırı yok.
düşmenin sınırı yok.

