Elif Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elif Şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.02.2008

Aynalar

Biraz, "burada yazılmışı var"cılık yaptım.
Fakat iflah olmaz bir Elif Şafak hayranı olarak "ayna" sözcüğünü ilk okuduğumdan beri aklımda dönen tek şey aşağıdaki pasaj. Nasıl etkilenmişsem, nasıl içime işlemişse artık...
Narsizmin sadık hizmetkarı hakkında çiziktiremiyorum.
Ben susma hakkımı kullanıyorum, Elif Şafak şakıyor:

"Her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatro sahnesiydi, hayatın göbeğine kurulmuş. İnsanlar, geçmişin çıbanlarından artakalan çukurları paha biçilmez taşlarla kapatan, bugünün kisvesindeki yırtıkları cafcaflı unvanlarla yamayan, rüyalarındaki geleceğe baktıklarında gözleri kamaşan insanlar, tiyatro sahnelerinde aynaları görürdü; aynalarda da tiyatro sahnelerini. Aynalı sahneler olanla olmayanın, sahip olunanla sahip olunamayanın tuhaf bir karışımını ikram ederdi. Herkes kadirince tadardı bu nimeti.

...Aynalardaki suretlere dokunmak kabil değildi. uzanan eller, aynaların sırlarına dokunur dokunmaz hadlerini hatırlayarak gerisin geri çekilirlerdi. Sert yüzeyde kıvranan tırnakların çıkarttığı o iç gıdıklayıcı ses kalırdı geride.

Oysa sağırdı aynalar."


Elif Şafak, Şehrin Aynaları


P.S. Thanks again Adnrey!

Fotoğraf: http://adnrey.deviantart.com/art/Hide-and-seek-game-mirror-65186720

11.12.2007

Bunal-ım

"(...)Türkçe'de depresyon bir 'fiil'den ziyade, bir 'mekan' gibi algılanır. Bu sebeptendir ki, 'bunalım-da' ya da 'bunalım-dayım' denir. Sanki 'bunalım' bir mekanmış gibi. İçine girilen karanlık bir oda... İçinde kaybolunan bir koca kıta... 'Burada' değil, bir 'öte-mekanda'dır bunalımda olan kişi. Burada olduğunu sanırsın ama aslında o görünmez duvarlarla ayrılır etrafındakilerden.
Sadece 'mekan'la değil, 'zaman'la da ilişkisi başkadır bunalımda olanın. Kırılmıştır varlığının çalar saati. Arızalanmıştır.

Bunalımda olan her insan gibi, aynadaki kadın da şaşırmış zamanın ritmini. Habire geçmişi düşünüyor. Kuruyor zihninde. Olan biten her şeyi yeniden canlandırıyor. Habire...
Öylesine takılmış ki eskilere, ilgisi teması kalmamış ne şimdi ile ne gelecekle. 'Zaman'ı kuyruğundan tutayım derken, 'an'ı kaybetmiş hepten. Bozuk plak gibi takılmış kalmış bir çentikte, yapışmış aynı nakaratın aynı dizesine, döne döne. Oradan öteye geçemiyor. Hatırlamakla değişse hatıralar... Bile bile değişmeyeceklerini, tek tek çekip çıkarıyor hafızasının raflarından her birini. Sil baştan yaşıyor çoktan yaşanıp bitmiş şeyleri. Geçmiş, çiğneye çiğneye tadı çoktan acılaşmış bir sakız olmuş damağında. Çektikçe uzuyor. Tekrar tekrar aynı şeyleri hatırlamaktan sıkılmamış kadın. Sıkılmış kendisi olmaktan.
(...)Sanıyor ki kadın, hüznün filtresinden geçemeyen her şey ona yabancı. 'Mutluluk'a 'münafık' muamelesi yapıyor da farkında değil. Nereye baksa üzülecek bir şey görüyor anında.
(...)Hiç bu kadar korktuğu olmamıştı kendinden/beyninden/yüreğinden ve yapabileceklerinden...
Hiç bu kadar uzaklaştığı olmamıştı alıştığı ılıman ruh iklimlerinden..."*

Her şeyden korkulur da, insanın kendinden korkması ürkütücü geliyor kulağa. Hayatımıza şekil veren onca etkeni kontrol edemeyiz. Fakat kendi kontrolünü kaybettiğini farkediyorsan, bir durup düşünmenin vakti gelmiş demektir.
Ağızlara sakız olurken, bir ruh halini tasvir etmekten çok girilip çıkılan karanlık bir tünel halini alıyor "bunalım". Karanlık olduğu kesin. Hatta bir çeşit karabasan...
İnsanı en hazırlıksız anında gafil avlayan, göğsüne çöküp sesini kesen bir karanlık.
Sadece ruhu değil, bedeni de hükümranlığı altına alan kara bir güç.
Musallat olduğu ruhun tüm pırıltısını, yaşam enerjisini emerek beslenen; günbegün güçlenerek gözlerdeki feri söndüren, tahammülü tüketen, rutin işleri bile cehennem azabı haline getiren bir sülük.
Kurtulmak için debelendikçe insanı içine çeken bir batak.

Ne kendini tamamen onun kollarına bırakmak, ne de onunla ölesiye mücadele etmek...
Yapılacak tek şey var; onun yorulmasını bekleyerek güç toplamak, ve zamanı geldiğinde onu tarihin tozlu sayfaları arasına uğurlamak.

*Elif Şafak, Siyah Süt

Dipnotçuğu: 3 Aralık'ta kaleme alınan bu yazı, teknik aksaklıklar nedeniyle ancak şimdi okunabilir kılındı.
Olur öyle...

Resim: http://alikaanpehlivan.deviantart.com/art/bir-nihavent-yalnizlik-66894859

22.09.2007

A Life in the Garden of Good and Evil

Yaz, sıcak bir gün... 70 kişi bir salona tıkışmışız, toplantı yapıyoruz.
Can sıkıcı.. Üniversitede dersteymişim gibi hissediyorum. Biraz daha yetişkin, biraz daha örtmen, biraz daha kadın olmamdan gayrı değişen pek bir şey yok. Konsept aynı: Ekipçe birbirimizin kağıtlarına notlar yazıyoruz, gülüşüyoruz, fısıldıyoruz. Bir ara pislik bir yorum yapıyorum birine, gülüyoruz, sonra da t-shirtümdeki yazıyı işaret ediyorum:
"I love my dark side!"
Tüm ciddiyetiyle, biraz da "hadi ordan.." edasıyla, "you don't have a dark side, do you?" diye karşılık veriyor.
Tüm ciddiyetimle, biraz da "hangimiz biraz X değiliz ki..." edasıyla kafamı sallıyorum, "I do... Deep inside..."
Yandan yandan gülüyoruz, toplantı akıyor.

Mutlak iyi ve mutlak kötü diye bir şey yok, bu kesin. Bunu bile bile, "kötü" olabileceğimi kabullenemiyordum. "Hatalı", "yanlış yolda", ya da "iyiyle kötüyü ayırt edemiyor" olabilirdim; ama "kötü", ASLA! Niyetim iyiydi bir kere... Hem sonra şartlar beni buna zorlamıştı. İhtiyacım olmasa yapar mıydım hiç!
Mazeret göt gibidir, herkeste bulunur. Bahanelere sığınıp vicdanını rahat ettirmek, hatta daha da ileri gidip haklı çıkmak istedikten sonra, elini atsan mazerete çarpardın, mesele o değildi. Söylediğimiz yalanlara inanıp, doğrunun bittiği noktayı kaybettikten sonra suçluluk duygusu buhar olup uçuyordu. "Her şey bir yorum meselesiydi, ya da bir tercüme hatası. Ne gördüğün, ne görmeye yatkın olduğuna bağlıydı. Eflatun bir canavar görmeye hazırsa gözlerin, eflatun canavarlar görmeye başlayabilirsin pekala."* Asıl sorun şuydu:
Nereye kadar?
Nereye kadar kaçabiliriz ki gerçeklerden?
Nereye kadar aklayabiliriz karalara bürünen benliğimizi?

Ne güzel demiş Murathan Mungan, "o kadar şey değişti ki, artık kimse masum değil." Velhasıl, yadsımanın faydası yok, kötüyüz. Hem de en az iyi olduğumuz kadar... İçimizde birbirine karışmadan, su ve yağ gibi dalgalanıyor iyilik ve kötülük. Hangisinin üste çıktığı kişiden kişiye değişiyor.

Kendimi bildim bileli benim canım annem kürek kemiklerimin belirgin olmasını tek bir cümleyle açıklar:
"Onlar senin kanatların melek yavrum"
Evet, fizyolojim bile bunu gösteriyormuş, ben melekmişim. Bu durum "kuzgunla yavrusu" ile mi açıklanabilir, ya da şu "eflatun canavar"la mı; yoksa "gönül kimi sevse güzel odur" mu demeli bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var:
Kanatlarım yoktu benim, ama bir zamanlar melektim.
Kirlendim.
Çok değiştim ben,
Artık melek değilim.
Yine de, bir minicik kız çocuğu duruyor orada hâlâ; anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa...



* Elif Şafak, Araf



20.08.2007

"Gözün gördüğünü ciddiye alma..."

"Korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. Bil ki çember senin içindedir. Demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. Ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. Çemberi hatırla. Korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek..."
Elif Şafak, Şehrin Aynaları.

Sufi Dansı Atölyesi
1. Gün:
Çok korkmuştum. Düşmek, mide bulantısı ya da baş dönmesi o ana dek aklımın ucundan bile geçmemişti. Ama duymuştum bir kere, "dün 4 kez düştüm" diyordu birisi, "mide bulantım bu sabah geçti" diyordu bir diğeri... Ve bilinçaltım şahane bir savunma mekanizmasıyla beni durdurdu: Bulantı! İlk 20 dakikalık dönüşün ardından bir 20 dakika da yerde yatıp nefes egzersizleri yaparak geçirdim. Buna rağmen etkileyici bir deneyimdi.
2. Gün:
"Çemberde gerisin geri..."
O korkak, bacakları titreyen kız gitmiş, yerine "cesurum, cesurum, cesurum, bir şeyden korkmaaaam, cesuruuuum!" narası atan bir Braveheart gelmiş de benim haberim yokmuş!
Dönmeye başladım, hem de Ziya'nın "hadi"sini ikiletmeden...
"Uzayda kapladığın alanın içinde, merkezinde kal; eksenini bul, hep onu düşün, kaybetme...
Bedenin bilmediği-tanımadığı bir faaliyete doğal olarak tepki verecektir, nefesinle bunu kontrol edebilirsin, kararlı ve inançlı ol...
Gözün gördüğünü ciddiye alma, onunla dalganı geç; iç gözünle aksını gör, ona odaklan, nefes al, nefes ver, rahatla, bırak kendini... Düşünceler gelseler bile aldırma, geldikleri gibi gideceklerdir; dikkatin kendinde, ekseninde, nefesinde olsun...
Keyfini çıkar..."
Büyük bir hazdı! Bir süre ben bile inanamadım. İki kere yarımşar saatlik dönüşler yaptım ve müthiş keyif aldım. Dışarıdan bakıldığında son derece sakin, dingin ve hatta monotonmuş gibi gözüken bir eylem nasıl olur da insana böylesine bir coşku verebilirdi!
Güzel bir tesadüf, taştan çıkartılan bir fırsat, olağanüstü bir tecrübe...
Ne güzel adammışsın sen Ziya Azazi! Farkında olmadan, bilinçsizce de olsa hayatıma girdiğin, ufkumu genişlettiğin için sağol...



“Halka, bir nokta idi başlangıçta/ ne küçüktü ne büyük/ ne yerdeydi ne arşta/ çünkü sadece o vardı/ nokta dediğinse ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma/ elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı/ ne zaman ki diş geçirildi elmaya/ ne zaman ki o kırmızı cevher oldu ikipare/ ben, sen davası çıktı ortaya/ ayrı düştük, gayrı düştük/ vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya/ bir iken çok olduk/ çok iken bir olalım dersen hatırla/ hafıza elmayı hikaye eder kuytularda/
…kimileri hesap kimileri feryat ederken/ döner durur halka/ halka dediğin tepeden tırnağa aşktır/ orada yer yoktur gazaba/ ben dönerim o döner halka döner/ öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında/…hızlanır nokta/ döner nokta/ bir feryat kopar bağrından/ kül oluruz yana yana/ ben, sen gider/ can, canan gider/ aşık, maşuk biter/ nokta halkaya devreder/ öyleyse ne başlangıç, ne son/ sadece bir orta nokta…/ adını ne koyarsan koy/ ister elma/ ister nokta/ ister hafıza/ ister halka…”

Elif Şafak, Pinhan.