depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.03.2008

Behind the scenes...

"Çingene çalar, Kürt oynar" derler ya hani (evet, bir miktar ırkçı, "öteki"ci bir yaklaşım olabilir ama teşbihte kusur aramamalı); halet-i ruhiyemi hiçbir şey bundan daha iyi tasvir edemez .
Sıkıntı veya bunalım semptomları görülmese de (ki anti-depresanların faydası bu olmalı-sancıyı hissetmeden doğum yapmak gibi-ruha yapılan bir çeşit epidural anestezi), garip bir kafa karışıklığıydı bu...
Sabah gayet ilgisiz bir konuda yazmayı düşünürken, birden yarım kalmış bir iç hesaplaşmanın ortasında buldum kendimi, gözümden sırasını beklemeden süzülen yaşlarla birlikte... Öyle canım yanar gibi, içim acır gibi ağlamıyordum. Son derece sakindim. Ben yazarken, kaydırağın tepesinde itişen çocuklar gibi üçer beşer kaydı damlalar yanaklarımdan...

Rahatladım.
Böyle böyle arınacağım herhalde.

Ne demişti iyi yaşayasıca hatun:
"Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor..."

11.12.2007

Bunal-ım

"(...)Türkçe'de depresyon bir 'fiil'den ziyade, bir 'mekan' gibi algılanır. Bu sebeptendir ki, 'bunalım-da' ya da 'bunalım-dayım' denir. Sanki 'bunalım' bir mekanmış gibi. İçine girilen karanlık bir oda... İçinde kaybolunan bir koca kıta... 'Burada' değil, bir 'öte-mekanda'dır bunalımda olan kişi. Burada olduğunu sanırsın ama aslında o görünmez duvarlarla ayrılır etrafındakilerden.
Sadece 'mekan'la değil, 'zaman'la da ilişkisi başkadır bunalımda olanın. Kırılmıştır varlığının çalar saati. Arızalanmıştır.

Bunalımda olan her insan gibi, aynadaki kadın da şaşırmış zamanın ritmini. Habire geçmişi düşünüyor. Kuruyor zihninde. Olan biten her şeyi yeniden canlandırıyor. Habire...
Öylesine takılmış ki eskilere, ilgisi teması kalmamış ne şimdi ile ne gelecekle. 'Zaman'ı kuyruğundan tutayım derken, 'an'ı kaybetmiş hepten. Bozuk plak gibi takılmış kalmış bir çentikte, yapışmış aynı nakaratın aynı dizesine, döne döne. Oradan öteye geçemiyor. Hatırlamakla değişse hatıralar... Bile bile değişmeyeceklerini, tek tek çekip çıkarıyor hafızasının raflarından her birini. Sil baştan yaşıyor çoktan yaşanıp bitmiş şeyleri. Geçmiş, çiğneye çiğneye tadı çoktan acılaşmış bir sakız olmuş damağında. Çektikçe uzuyor. Tekrar tekrar aynı şeyleri hatırlamaktan sıkılmamış kadın. Sıkılmış kendisi olmaktan.
(...)Sanıyor ki kadın, hüznün filtresinden geçemeyen her şey ona yabancı. 'Mutluluk'a 'münafık' muamelesi yapıyor da farkında değil. Nereye baksa üzülecek bir şey görüyor anında.
(...)Hiç bu kadar korktuğu olmamıştı kendinden/beyninden/yüreğinden ve yapabileceklerinden...
Hiç bu kadar uzaklaştığı olmamıştı alıştığı ılıman ruh iklimlerinden..."*

Her şeyden korkulur da, insanın kendinden korkması ürkütücü geliyor kulağa. Hayatımıza şekil veren onca etkeni kontrol edemeyiz. Fakat kendi kontrolünü kaybettiğini farkediyorsan, bir durup düşünmenin vakti gelmiş demektir.
Ağızlara sakız olurken, bir ruh halini tasvir etmekten çok girilip çıkılan karanlık bir tünel halini alıyor "bunalım". Karanlık olduğu kesin. Hatta bir çeşit karabasan...
İnsanı en hazırlıksız anında gafil avlayan, göğsüne çöküp sesini kesen bir karanlık.
Sadece ruhu değil, bedeni de hükümranlığı altına alan kara bir güç.
Musallat olduğu ruhun tüm pırıltısını, yaşam enerjisini emerek beslenen; günbegün güçlenerek gözlerdeki feri söndüren, tahammülü tüketen, rutin işleri bile cehennem azabı haline getiren bir sülük.
Kurtulmak için debelendikçe insanı içine çeken bir batak.

Ne kendini tamamen onun kollarına bırakmak, ne de onunla ölesiye mücadele etmek...
Yapılacak tek şey var; onun yorulmasını bekleyerek güç toplamak, ve zamanı geldiğinde onu tarihin tozlu sayfaları arasına uğurlamak.

*Elif Şafak, Siyah Süt

Dipnotçuğu: 3 Aralık'ta kaleme alınan bu yazı, teknik aksaklıklar nedeniyle ancak şimdi okunabilir kılındı.
Olur öyle...

Resim: http://alikaanpehlivan.deviantart.com/art/bir-nihavent-yalnizlik-66894859

23.10.2007

HURT

I hurt myself today,
to see if I still feel...
I focus on the pain,
the only thing that's real.
The needle tears a hole,
the old familiar sting
Try to kill it all away,
but I remember everything...

What have I become
my sweetest friend?
Everyone I know
goes away in the end.
And you could have it all,
my empire of dirt,

I will let you down,
I will make you hurt...

I wear this crown of thorns
upon my liar's chair...
Full of broken thoughts,
I can not repair...
Beneath the stains of time,
the feelings disappear...
You are someone else,
I am still right here.

What have I become
my sweetest friend?
Everyone I know
goes away in the end.
And you could have it all,
my empire of dirt,

I will let you down,
I will make you hurt...

If I could start again
a million miles away,
I would keep myself,
I would find a way...

18.10.2007

Bir anda...

Çok klişedir, bir o kadar da doğru: Pamuk ipliğine bağlı hayatlarımız... "Little things" demiştim hani, insan hayatına yön veren, rotamızı farklı varış noktalarına çeviren "little things", bir başka deyişle, hayatın cilveleri...

"
Hayatımızın birtakım ehemmiyetsiz teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, tren penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Göz mü mühim, kömür parçası mı diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa, ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk."*

Mecburuz. Katlanıyoruz.

"An"lar var hayatlarımızda, geriye dönüşü ya da telafisi olmayan "an"lar...

An
: Zamanın bölünemeyecek kadar kısa parçası, lahza. (TDK Güncel Türkçe Sözlük)
Zamanın bölünemeyecek kadar kısa bir parçası, insanın yaşamının seyrini değiştirebiliyor.
Bir "an"lık dikkatsizlik, bir "an"lık öfke, bir "an"lık dalgınlık, bir "an"lık kontolünü kaybetme... "An"lık hezeyanlar sonucu tek gidişlik biletler kesiliyor. Köprüler atılıyor, gemiler yakılıyor... Ve bir "an"da anlayabiliyorsun ki, "benim" dediğin pek çok şey aslında hiçbir zaman senin olmamış. O "an"a dek yaşadığın hayat baştan sona bir yanılsamaymış... Saat 12'yi vurmuş, Cinderella'dan Külkedisi'ne dönüvermişsin. Çevreni saran o kalabalık, prens sandığın adam, döne döne dans ettiğin saray buhar olup uçmuş, kendi başına kalakalmışsın.

"Bir insanın bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.
Bunun böyle olmaması lazımdı…"*

Ama olmuştu bir kere. Bir anda...
Çok daha farklı bir yarına uyanmana neden olan bir "an"da...
Hayata ve insanlara-en sevdiklerine bile-bir daha aynı gözle bakamamana neden olacak bir "an"da...

"Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu ortaya çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Bana
yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. “O bile böyle yaptıktan sonra!...” diyordum. Bazen kendimi bir müddet için unuttuğum, bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu. Fakat kafama, çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm, derhal kendini gösteriyor: “Unutma, unutma ki, o sana daha yakındı… Buna rağmen böyle yaptı…” diye beni hakikate davet ediyordu. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem, hemen kendimi topluyor: “Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı, aramızda artık mesafe bile kalmamıştı… Fakat işte sonu!” diyordum. İnanmamak, inanamamak… Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. …Ne lüzumu var? Yeni aldanmalara, yeni inkisarlara düşecek olduktan sonra ne lüzumu var?” diyordum. Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı. İnsanlara kızmama imkan yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?

Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalıydım…
"
*


* Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

Fotoğraflar:
http://cutteroz.deviantart.com/art/I-Am-Home-31239751
http://przypadek.deviantart.com/art/10-39238079