5.09.2007

Şeytan aldı götürdü...

Aradıkça bulunamayan, elde etmeye çalıştıkça daha da diplere kaçan bir şey bu... Yani öyle "ördek suya daldı, zil çaldı" gibi değil işte, "1-2-3!" deyince şefkatli kollarıyla sarmıyor insanı...
Ama elde değil, bir yerden sonra bünye arıyor, can istiyor... "Bir tatlı huzur almaya..." gidiliyor Kalamış'a, "ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı..." ile dönülüyor.
Aradıkça bulunamayan, elde etmeye çalıştıkça daha da diplere kaçan bir şey bu... Adına kitaplar yazılıyor, şarkılar besteleniyor, yeminler bozuluyor, ipler çözülüyor, gemiler yakılıyor; ve o kadar yanıyor ki can, en sonunda karşıdan bakakalınıyor...
Birbirine yabancılaşmış "birey"lerin, yerine hiçbir şeyi koyamadıkları, modern çağın en büyük "götürü"sü, en ciddi vurgunu... Hadi o zaman, alle zusammen:
"Huzurumu kaçırdılar, damdan dama uçurdular, suyuna da pilav pişirdiler... Dat diri diri diri diri dat diri diri dat diri diri diri dat diri dat diri daaaat!"

8 yorum:

Butterfly dedi ki...

Huzur önemlidir, huzuru yeterince isteyenlerin elde ettğine inanıyorum ama huzuru en çok çok isteyenler degğilde ondan haberdar olmayanların elinde dolaştığına inanıyorum, aslında var olanların ne olduğunu bilmediğini, olmayanları sürekli istediği bir kavram olarak görüyorum, en azından bir süredir.

"Göz" dedi ki...

"Değeri kaybedilince anlaşılan şeyler" listesinin ilk 3'ünü zorlar diyorum:)

Adsız dedi ki...

her türlü olayı sorgularken, ilk önce "ben ne yaptım?" diye bakarım. hatta bunu o kadar abartırım ki alakasız olaylarda bile kendime bir kabahat bulmaya çalışırım. Benimki biraz abartı ama bunu bir nebze her türlü sorgulamada yapmak gerekir diye düşünürüm. "Huzur" başımıza kaza gibi gerçekten çok kötü şeyler gelmedikçe tamamen kendi kendimize kontrol edebildiğimiz bir ruh hali. Nedir huzur? Bence "hayatının ve içinde bulunduğun durumun kendi belirlediğin sınırlar içerisinde veya onun çevresinde bir yerlerde bulunması hali". Önceden hayatımla ilgili bir model belirliyorum, uzun vadede o hayale yakın bir yerlerde olduğumu olduğumu görünce huzur doluyorum. Ama elbette çevresel faktörler de önemli. Eğer ki zamanında o hayali kurarken oluşturmuş olduğun modelin nedenini ve nasıllarını tam olarak cevaplayamadıysan, örneğin bir arkadaşının modelinle ilgili en ufak olumsuz bir yorumu bile adamın canını sıkabiliyor. Eğer çok çabuk bir şekilde kendine yeterli bir cevap bulamadığında da bu olumsuzluk gittikçe büyüyüp modelini kemirip bitiriyor. Yine bence, uzun süredir istemediğimiz bir durumun içindeysek ve bu durum aslında değiştirilemez gibi gözükmüyorsa ama her nedense bir türlü değiştiremiyorsak mevcut durumu, bu da sadece o durumu değiştirmek istememizden kaynaklanmaktadır kiiiiiiii bu durumda çok daha gerilere gidip ufak tefek olaylara kadar her şeyi tarayıp analiz etmek gerekir. Özetle eğer huzurmuz kaçtıysa ve de kronikleştiyse kendimize bakacağız. Olmuyor dediğimiz şeyler acaba gerçekten olmuyor mu yoksa oldurmuyor muyuz?

"Göz" dedi ki...

Aksayan modellere, planlara takılarak hayıflanmak ya ziyadesiyle deneyimsiz, ya da hayatta şansı hep yaver gitmiş olmayı gerektirir kanımca.
"Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset" cümlesini tecrübeyle sabitlemiş olmam böyle düşünmemin nedeni olabilir. Bu yüzden de huzurlu olmak için öngörülen hayatı yaşıyor olmanın şart olduğunu düşünmüyorum. Diğer taraftan bakarsak, öngörülen, hayali kurulan yaşamda karşılaşılan aksamaların huzursuzluk kaynağı olması çok basit görünüyor gözüme.
"Huzur" başımıza kaza gibi, bela gibi, kayıp gibi, depresyon gibi, buhran gibi gerçekten çok kötü şeyler gelmedikçe tamamen kendi kendimize kontrol edebildiğimiz bir ruh hali. Zaten "gerçekten çok kötü şey"lerle karşılaşmadıktan sonra hala "huzurluyum" diyemeyen insanda bir gariplik olabilir.
İşte bu "gerçekten çok kötü şey"ler üst üste gelince, ve dahi hiç gitmeyince, bitmeyince, insanın dayanma gücünü zorladıkça, ister istemez böyle yazılar yazıyor insan...

Adsız dedi ki...

Kötü şeylerden kastın nedir bilmediğimden daha fazla yorum yapamıyorum. Düşünce sınırlarım kendi yaşadıklarımla sınırlı. Yaşamadığım bir olayla ilgili bir yorum yapmak ya da ahkam kesmek hakkını kendimde görmüyorum. Ancak isyan ettiğim şu: hayatta bu kadar dramatik, düşünmesi bile insanı kahreden şeyler yaşanırken (tekrar ediyorum yaşadıklarını bilmiyorum) insan yaşadığı olumsuzlukların içinde boğulma hakkını kendinde görmemeli. Bence bu biraz lükse kaçıyor. Elbette bunalımın da tadını çıkarmalı insan, kendini çıkmazda görmeli, boşuna kürek çektiğini düşünmeli, bunların insanı olgunlaştırdığını düşünüyorum ama bir zaman gelmeli ve silkinmeli insan, çamurun, yapışkanlığın içinden sıyrılmalı, mis gibi gökyüzüne bakarak derin bir nefes almalı ve pırıl pırıl parlamalı gözleri, yüzü gülmeli ve tekrar kendini o ne olacağı bilinmeyen hayatın içine atmalı. Elbette yaşanan olumsuzluklar tekrarlanabilir, kötü deneyimler tekrar karşısına çıkabilir, belki daha kötüleri olabilir. Ama bu bir yolculuk, ömrümüzün sonuna geldiğimizde yanımızda hiçbir şey götüremeyeceğiz, sadece yolculuk anılarımız kalacak geriye. Bu anıları bir batağa saplayıp ömrün geri kalanında sadece nefes alarak hayatta kalmakla yetinmek bence hem lükstür hem de bu pırıl pırıl gökyüzüne bunu yapmak haksızlıktır. Modellerimiz yıkılabilir ama zaten çnemli olan o modelin bitmiş halini seyre dalıp uzun uzun onu seyretmek değildir. Bana zevk veren o modeli yapma aşamasıdır. Zaten bir süre sonra modelimizden sıkılır ve onun potansiyel bir toz yumağı olduğunu düşünürüz. Madem bir süre sonra zaten sıkılacağım, elimden düşüp kırıldığı için neden mahrum bırakayım kendimi gökyüzünden. Bu gökyüzü hadisesini de bugün farkettim, muazzam bir hava var bu sabah. Derin derin çektim havayı içime, yaşadığımı hissettim.

"Göz" dedi ki...

"Düşünmesi bile insanı kahreden şey"ler olmasa da, 3 yıldır-bana oldukça ağır gelen-bir trajik olaylar silsilesinin içindeydim. Ve inan bu süreçte çok şey öğrendim, çok büyüdüm. Artık birçok şeye daha az şaşırıyor, daha az üzülüyorüm. Yaşadıklarım yüzünden kendime acımaktan vazgeçeli, "neden ben?" sorusunu bir kenara bırakalı çok oldu. Ve çektiğim tüm sıkıntıların bana deneyim olarak geri döndüğünü düşünüyorum. Bu olumsuzluklar arasında boğulmak bir yana, bunlardan kuvvet alarak ayaklanmaya çalışıyorum.
"Öldürmeyen acı güçlendirir" düsturuyla artık pek çok insanı derinden sarsabilecek olaylar karşısında bile kolay kolay yıkılmayacağımı düşünüyorum.
Depresyon feci bir şey. Bataklık gibi... İnsanı öyle bir sarıyor ki kurtulmak için çaba sarfetmek bile beyhude bir uğraş gibi geliyor çoğu zaman. Ancak bahsettiğin gökyüzünde parlayan güneş onu kurutursa kendine gelebiliyorsun. Yüzünü güneşe dönüp beklemekten başka çaren olmuyor. Ama işte bu biraz zaman alıyor.
Hayatımın geri kalanını sadece nefes alarak geçirmeyecek kadar yoğun bir yaşama sevinci var içimde. Yapmak istediğim çok şey var. Sadece biraz dinlenmem ve kendimi güneşe bırakmam gerek.
Hepsi bu...

Adsız dedi ki...

Umarım güneşin her daim parlar ve kısa zamanda kurulanman biter çünkü bu batak, bu yapışkanlık insanın tüm verimliliğini alıyor. Ama bir şey daha geldi aklıma. Bu batağa saplanmışlık aslında insanın yaratıcılığını da besliyor. Eğer sendeki bu batağa saplanmışlık duygusu olmasaydı, ilham perimi çağıran ve kendimi gözden geçirmeme vesile olan yazıların hiç yazılmayacaklardı. Olumsuz olduğunu düşündüğümüz şeyler bazen hayırlara vesile olabiliyor. Olumsuzluklar başka olumsuzlukları çözmede rehber oluyor, çivi çiviyi söküyor. Bu mevcut durumun evrendeki etkileşime bir örnek oluşturduğunu düşünüyorum. Denge, bir yerden alıyor başka bir yere veriyor. Bazen hayatın toplamda herkes için aynı olduğunu düşünüyor ve kendimce örneklerle bunu ispatlamaya çalışıyorum. Zayıf bir hipotez belki bu çünkü bunu yine başka örneklerle hemen çürütebiliyorum. Ama yine de bazen kendimi böyle düşünmekten alıkoyamıyorum. Belli bir olayın her bireye yaşattığı acının da farklı olduğunu düşünüyorum. Bu sayede görünürde çok kötü şeyler yaşamamış biri de, başından felaketler geçmiş biri kadar acı çekebilir diye düşünüyorum. Bir insanın iç dünyasını kendisi kadar kimse iyi bilemez, gerçi kendisinin de bir şeyden haberdar olmadığını düşünmüyor değilim ama.. Hatta ben de şu anda ne dediğimi bilmiyorum. Sanırım senin yazılarını okudukça ben de yazmaya heveslendim ama sanırım şu an şiştiğim andır. Saygılarımı sunuyorum.

"Göz" dedi ki...

Her ne kadar yazılarıma ağır bir karamsarlık sinmiş olsa da, bunların seni motive etmiş olması hoşuma gitti. Yazmaktan hoşlanmasan tanımadığın etmediğin birisinin yazdıkları için bu kadar uzun uzadıya yorum yapmazdın:) Acilen yazmalısın sen de.
Benim için bir çeşit iç dökmesidir yazmak. Senelerdir tuttuğum günlüklerin kısmen kamuya açılması oldu bu blog. (Hala kendime sakladığım yazılar var tabi ki:)) O nedenle adı "Umuma Açık Çiziktirikler"... Gerçi bu kadar özele girmek isteyerek başlamamıştım ama böyle oldu işte...
Olumsuzlukların içindeki ışığa gelince, mutlak iyi/kötü olduğunu asla düşünmedim. Yaşadığım/yaşayacağım tüm sıkıntıların muhakkak bana iyi gelen ya da gelecek bir yanı olur/olacaktır.
Her şey zıttıyla var. Ve bu zıtlıklar birbirinin peşini hiç bırakmıyor kanımca.
Velhasıl, yazmalısın:)